
ALO 124 ile Türkiye İstatistik Kurumu’na Hızlı ve Güvenli Erişim Sağlanıyor
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 124 numaralı hattı, vatandaşlarla kurum arasında doğrudan ve güvenilir iletişim kanalı olarak hizmet veriyor. TÜİK tarafından yürütülen veri toplama süreçleri kapsamında yapılan telefon görüşmeleri 124 numaralı kurumsal hat üzerinden gerçekleştiriliyor. Bu sayede vatandaşlar, TÜİK’in resmi istatistik çalışmalarına ilişkin bilgilere, anket görüşmelerine ve veri taleplerine şeffaf ve güvenli biçimde doğrudan ulaşabiliyor. ALO124 TÜİK hattı aynı zamanda, vatandaşlardan gelen geri bildirimlerin de hızla değerlendirilmesine imkân sağlıyor.
Veri Toplama Süreçlerinde CATI Yöntemi Kullanılıyor
TÜİK’in 26 Bölge Müdürlüğü bünyesinde yürütülen veri toplama çalışmalarında Bilgisayar Destekli Telefon Görüşmesi (CATI) yöntemi kullanılıyor. ALO 124 Çağrı Merkezi üzerinden gerçekleştirilen görüşmelerde elde edilen veriler doğrudan sisteme aktarılıyor. Böylece istatistiksel verilerin hızlı, doğru ve tutarlı biçimde derlenmesi sağlanıyor.
TÜİK’in Güvenilir İletişim Hattı ALO 124, Vatandaşlara Hızlı ve Güvenli Erişim İmkânı Sağlıyor
ALO 124, vatandaşlara tek numara üzerinden TÜİK’e ulaşma, bilgi ve veri taleplerini iletme, dilek, şikâyet ve önerilerini paylaşma kolaylığı sunuyor. TÜİK, gelen geri bildirimleri değerlendirerek hizmet kalitesini sürekli iyileştirmeyi hedefliyor.
Güvenilir veri üretiminin önemli bir parçası olan ALO 124, vatandaşlarla TÜİK arasında güçlü bir iletişim köprüsü oluşturuyor.
T3 VAKFI’NDAN İZMİRLİ GENÇLERE MİLLÎ TEKNOLOJİ ÇAĞRISI
TÜRKER YAŞIN: “İZMİR’İN GENÇLERİ MİLLÎ TEKNOLOJİ HAMLESİNDE ÇOK DAHA GÜÇLÜ YER ALABİLİR”
6 FARKLI BURS PROGRAMIYLA 5 BİN GENCE DESTEK
ÖZDEMİR BAYRAKTAR MİLLÎ TEKNOLOJİ BURS PROGRAMI’NA SON BAŞVURU 8 KASIM
Türkiye Teknoloji Takımı Vakfı (T3 Vakfı), Millî Teknoloji Hamlesi vizyonuyla gençlerin bilim, teknoloji, araştırma ve girişimcilik alanlarındaki gelişimlerini desteklemek amacıyla yürüttüğü Özdemir Bayraktar Millî Teknoloji Burs Programı’nın yeni dönem başvurularını sürdürüyor. Türkiye genelinde altı farklı kategoride 5 bin gence burs desteği sağlanacak programın son başvuru tarihi 8 Kasım 2026 olarak güncellenirken, T3 Vakfı İzmir İl Sorumlusu Türker Yaşın, İzmirli gençlere çağrıda bulundu. Programın yalnızca maddi destek sunan bir burs uygulaması olmadığını vurgulayan Yaşın, gençlerin bilimsel üretimden girişimciliğe, yapay zekâdan etik iletişime kadar farklı alanlarda kendilerini geliştirebilecekleri güçlü bir teknoloji ekosisteminin parçası olabileceklerine dikkat çekti.
YAŞIN: “MİLLÎ TEKNOLOJİ HAMLESİ BÜYÜK BİR TOPLUMSAL DÖNÜŞÜM HAREKETİDİR”
Türkiye’nin teknolojik bağımsızlık hedeflerine ulaşmasında gençlerin üstlendiği rolün belirleyici olduğunu ifade eden T3 Vakfı İzmir İl Sorumlusu Türker Yaşın, Millî Teknoloji Hamlesi’nin yalnızca teknolojik üretimi değil, gençlerin özgüvenini, yetkinliklerini ve geleceğe bakış açılarını da dönüştüren kapsamlı bir vizyon olduğunu belirtti.
Yaşın, “Türkiye’nin tam bağımsızlık yolculuğunun en önemli gücünün, kendi teknolojisini geliştiren, üreten ve dünyayla rekabet edebilen gençler olduğuna inanıyoruz. Millî Teknoloji Hamlesi, bizim için yalnızca teknolojik projelerden ibaret değil; gençlerimizin ‘biz de yapabiliriz’ düşüncesinden ‘biz yapıyoruz ve daha iyisini yapabiliriz’ özgüvenine ulaşmasını sağlayan büyük bir toplumsal dönüşüm hareketidir.” dedi.
“GENÇLERİMİZE YALNIZCA BURS DEĞİL, BİR GELİŞİM EKOSİSTEMİ SUNUYORUZ”
Özdemir Bayraktar Millî Teknoloji Burs Programı’nın gençlerin akademik ve mesleki gelişimlerinin yanı sıra sosyal sorumluluk, liderlik, takım çalışması ve proje üretme becerilerini de desteklediğini belirten Yaşın, bursiyerlerin T3 Vakfı’nın yürüttüğü faaliyetlerde aktif roller üstlenebildiğini vurguladı.
Yaşın, “Özdemir Bayraktar Millî Teknoloji Burs Programı’nı da yalnızca maddi bir burs programı olarak görmüyoruz. Gençlerimiz bu ekosistemin içerisinde eğitimlere, kamplara, atölye çalışmalarına, mentörlük faaliyetlerine ve T3 Vakfı projelerine dahil olarak kendi yeteneklerini keşfetme ve geliştirme fırsatı buluyor. Bugün binlerce gönüllümüz ve bursiyerimizle Türkiye’nin dört bir yanında çok büyük bir teknoloji ve gençlik ekosistemi oluşturmuş durumdayız.” ifadelerini kullandı. Program aracılığıyla gençlerin eğitim hayatlarında kazandıkları teorik bilgileri uygulamaya dönüştürmelerinin, farklı disiplinlerden öğrencilerle birlikte çalışmalarının ve teknoloji odaklı projelerde deneyim kazanmalarının hedeflendiğini kaydeden Yaşın, bu yaklaşımın Türkiye’nin nitelikli insan kaynağının geliştirilmesi açısından önemli bir fırsat sunduğunu dile getirdi.
İZMİRLİ GENÇLERE ÖZEL ÇAĞRI: “BU POTANSİYELİ GELECEĞE TAŞIMALYIZ”
İzmir’in üniversiteleri, genç nüfusu, bilimsel birikimi, sanayi altyapısı ve girişimcilik potansiyeliyle Millî Teknoloji Hamlesi’ne önemli katkılar sunabilecek kentlerden biri olduğunu belirten Yaşın, burs programının sunduğu fırsatlardan daha fazla İzmirli gencin yararlanmasını istediklerini ifade etti. Yaşın, “Özellikle İzmir’de bilimle, teknolojiyle, girişimcilikle ve toplumsal fayda üretmekle ilgilenen bütün gençlerimizin bu imkândan haberdar olmasını istiyoruz. İzmir’in gençlerinin Millî Teknoloji Hamlesi içerisinde çok daha güçlü şekilde yer alabilecek büyük bir potansiyeli olduğuna inanıyoruz.” diye konuştu.
YAPAY ZEKÂDAN ETİK İLETİŞİME ALTI FARKLI BURS FIRSATI
Özdemir Bayraktar Millî Teknoloji Burs Programı, yeni dönemde farklı eğitim düzeylerine ve uzmanlık alanlarına yönelik altı ayrı kategoride uygulanıyor. Eğitim Desteği Burs Programı kapsamında Türkiye’nin 81 ilindeki ortaokul, lise ve üniversite öğrencilerinden ihtiyaç sahibi ve başarılı 3 bin 150 gence 10 ay boyunca aylık 5 bin TL burs sağlanacak. Sen Geleceksin Burs Programı ile toplumsal fayda üretmeye ve projelerde aktif görev almaya istekli 610 üniversite öğrencisi, 10 ay boyunca aylık 8 bin TL destek alabilecek.
Eğitmen Mentör Burs Programı, üniversitelerin ilgili bölümlerinde öğrenim gören bin 150 öğrenciye, DENEYAP Teknoloji Atölyelerinde eğitmenlik ve teknoloji takımlarına mentörlük yapma fırsatıyla birlikte 12 ay boyunca aylık 8 bin TL burs sunuyor. İstanbul’daki lisans ve lisansüstü öğrencilerine yönelik Yükselen Yıldız Burs Programı ise 50 öğrenciye 10 ay süreyle aylık 8 bin TL destek sağlayacak.
Geleceğin araştırmacılarını yetiştirmeyi hedefleyen T3 AI Lisans Araştırmacı Burs Programı kapsamında yapay zekâ ve büyük dil modelleri alanında bitirme projesi hazırlayan 20 lisans öğrencisine 6 ay boyunca aylık 10 bin TL burs verilecek. Etik İletişim Burs Programı ile medya okuryazarlığı, dijital etik, doğru bilgi paylaşımı ve içerik üretimi alanlarına ilgi duyan 20 lisans ve yüksek lisans öğrencisi de aylık 8 bin TL destekten yararlanabilecek.
“GELECEĞİN TEKNOLOJİ LİDERLERİNİ BAŞVURU YAPMAYA DAVET EDİYORUZ”
Gençlerin yalnızca teknolojiyi kullanan değil, geliştiren, üreten ve geleceğe yön veren bireyler olarak yetişmesinin Türkiye’nin kalkınma hedefleri açısından stratejik önem taşıdığını vurgulayan Yaşın, sözlerini şu çağrıyla tamamladı: “Kendisini geleceğin mühendisi, bilim insanı, girişimcisi, araştırmacısı, iletişimcisi ya da teknoloji lideri olarak gören; ülkesinin geleceğine katkıda bulunmak isteyen bütün gençlerimizi Özdemir Bayraktar Millî Teknoloji Burs Programı’na başvurmaya davet ediyoruz. Bu yolculuğun bir parçası olmak için ilk adımı bugün atabilirler.”
SON BAŞVURU 8 KASIM 2026
Özdemir Bayraktar Millî Teknoloji Burs Programı için başvurular 8 Kasım 2026 tarihinde sona erecek. Adaylar, kendilerine uygun burs kategorilerinin başvuru koşullarını ve değerlendirme aşamalarını https://bursiyer.t3vakfi.org/ adresinden inceleyebilecek. Başvuru işlemlerine https://mth.tc/BURS bağlantısı üzerinden ulaşılabilecek.
Türkiye’nin 2053 net sıfır hedefine ulaşması için 500 milyar dolar üzerinde yatırım gerekiyor
Bain & Company’nin COP31 öncesinde hazırladığı “Türkiye’nin Net-Sıfır Dönüşümü: Kapasite Artışı, Sektörel Dönüşüm Hızının Önüne Geçti” raporu, Türkiye’nin net sıfır hedeflerine ulaşma yolculuğunda artık yeni bir aşamaya geçtiğini ortaya koyuyor. Rapor; Türkiye’nin, son 10 yılda yenilenebilir enerji kapasitesini hızla artırarak kurulu güç içinde yaklaşık yüzde 62’lik bir paya ulaştığını aktarıyor. Ancak rapora göre net sıfır hedeflerine giden yolda asıl zorluk artık enerji üretiminde değil; sanayi, ulaşım ve binalarda enerji talebinin dönüştürülmesi ile sistem entegrasyonunun sağlanmasında yatıyor. Türkiye’nin 2053 net sıfır hedeflerine ulaşabilmesi için 500 milyar doların üzerinde yatırım gerekiyor. Rapora göre; dönüşümün hızını ise karbon fiyatlaması ve vergi politikaları, elektriğin yerine geçtiği yakıta göre fiyat avantajı ile finanse edilebilirlik belirleyecek.
İSTANBUL – 5 Kasım 2026 – Dünyanın önde gelen yönetim danışmanlığı şirketlerinden Bain & Company tarafından hazırlanan “Türkiye’nin Net-Sıfır Dönüşümü: Kapasite Artışı, Sektörel Dönüşüm Hızının Önüne Geçti” raporu, Türkiye’nin net sıfır hedeflerine ulaşma yolculuğunda yeni bir aşamaya girdiğini ortaya koyuyor. Bain & Company İstanbul Ofisi Yönetici Ortağı Onur Candar, Bain & Company İstanbul Ofisi Finansal Hizmetler Ortağı Onur Kayahan ve Bain & Company İstanbul Ofisi Yardımcısı Ortak Yiğit Kılınç imzasını taşıyan rapor, Antalya’da düzenlenecek COP31 kapsamında paylaşılacak. Rapora göre, son yıllarda enerji dönüşümüne ilişkin tartışmalar büyük ölçüde yenilenebilir enerji kapasitesinin artırılmasına odaklanırken, bugün asıl zorluk temiz enerji üretimini artırmanın ötesine geçerek enerji talebinin dönüştürülmesi ve sistem entegrasyonunun sağlanması olarak öne çıkıyor. Türkiye’nin net sıfır hedeflerine ulaşabilmesi için artık yalnızca daha fazla temiz enerji üretmesi değil, aynı zamanda bu enerjinin sanayi, ulaşım, binalar ve diğer ekonomik faaliyet alanlarında etkin kullanımını sağlayacak yapısal dönüşümü hızlandırması gerekiyor.
Türkiye, enerji alanında son yılların en dikkat çekici dönüşümlerinden birini yaşadı. Son on yıllık dönemde rüzgâr ve güneş enerjisindeki büyüme, doğal gaz kaynaklı elektrik üretiminin yaklaşık 28 TWh azalmasını sağladı. Buna karşın artan enerji talebini karşılamak amacıyla kömür kaynaklı üretim yaklaşık 32 TWh yükseldi. Sonuç olarak fosil yakıtların toplam elektrik üretimindeki payı düşse de mutlak üretim seviyesi büyük ölçüde değişmedi. Bu durum, temiz enerji yatırımlarının tek başına fosil yakıtlı elektrik üretimini azaltmaya yetmediğini ve enerji talebinin de dönüştürülmesi gerektiğini ortaya koyuyor.
Rapor, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu bir diğer kritik gerçeğin enerji bağımlılığı olduğunu gösteriyor. Ülke, 2025 yılında enerji ihtiyacının yaklaşık yüzde 69’unu net enerji ithalatıyla karşılarken, yaklaşık 47 milyar dolarlık net enerji ticaret açığı verdi. Yerli enerji üretimi veya enerji verimliliği yoluyla ikame edilen her ithal fosil yakıt, Türkiye’nin dış dengesinde kalıcı iyileşme anlamına geliyor.
Bain & Company İstanbul Ofisi Yönetici Ortağı Onur Candar, “Türkiye’nin Net-Sıfır Dönüşümü: Kapasite Artışı, Sektörel Dönüşüm Hızının Önüne Geçti” raporuna ilişkin değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı: ” Türkiye, temiz enerjiyi büyük ölçekte hayata geçirebileceğini kanıtladı. Ancak asıl zorluk şimdi başlıyor: fabrikaların, binaların ve araçların bu temiz enerjiye geçişini sağlamak ve bu yatırımları finanse edilebilir hale getirmek. Türkiye’nin 2025 yılında yaklaşık 47 milyar dolarlık net enerji ticaret açığı verdiği düşünüldüğünde, ithal edilen her birim yakıtın yerli üretim veya enerji verimliliğiyle ikame edilmesi ülkenin dış dengesini kalıcı olarak güçlendirecektir. Bu da dönüşümü hem ekonomik hem de çevresel bir gerekçe haline getiriyor.”
Sanayi, Binalar ve Ulaşım Dönüşümün Ana Cephesini Oluşturuyor
Türkiye’nin toplam enerji tüketiminin yaklaşık yüzde 80’i sanayi, ulaşım ve konutlardan kaynaklanıyor. Bu nedenle net sıfır dönüşümünün başarısı büyük ölçüde bu üç sektörde atılacak adımlara bağlı olacak.
Rapora göre dönüşümün önündeki en büyük engel ise finanse edilebilirlik konusu. Türkiye’nin 2053 yılına kadar net sıfır dönüşümü için 500 milyar doların üzerinde yatırım ihtiyacı bulunuyor. Bunun 210-270 milyar dolarlık kısmı enerji sektöründen kaynaklanıyor ve enerji üretimi yatırımların en kolay finanse edilebildiği alan konumunda yer alıyor. Buna karşılık binalar (80-200 milyar dolar), sanayi (70-80 milyar dolar), karayolu taşımacılığı (35-50 milyar dolar) ve tarım (25-40 milyar dolar) finanse edilebilirlik açısından çok daha zorlu alanlar olarak karşımıza çıkıyor. Bu yatırımların önemli bölümü ya yüksek hacimli ancak düşük tutarlı işlemlerden ya da yerel ölçekte örneği bulunmayan büyük ve karmaşık projelerden oluşuyor. Ayrıca çoğu zaman getirileri doğrudan gelir yaratmaktan çok maliyetlerin azalmasına dayanıyor. Geri dönüş süreleri yerel kredi vadelerinden daha uzunken, kullanılan ekipmanların önemli bir kısmı döviz cinsinden fiyatlanıyor.
Rapor; dönüşümün hızını üç temel unsurun belirleyeceğini ifade ediyor: karbon fiyatlandırması ve vergi politikaları, elektriğin yerine geçtiği yakıta kıyasla maliyeti ve yatırımların finanse edilebilirliği. Türkiye’de bu üç unsurun da önemli ölçüde kamu otoriteleri tarafından şekillendirildiği görülüyor. Öte yandan bu on yılda ihtiyaç duyulan teknolojilerin büyük kısmı ticari olarak olgunlaşmış olarak karşımıza çıkıyor.
Sanayi sektörü, toplam nihai enerji tüketiminin yüzde 30’unu oluşturarak en büyük enerji talep alanı konumunda bulunuyor. 2053 yılı geçiş hedeflerine ulaşılabilmesi için sektörde 70 ila 80 milyar dolar arasında yatırım yapılması gerektiği tahmin ediliyor. Kömür ve doğal gaz birlikte değerlendirildiğinde, sanayideki toplam enerji kullanımının yaklaşık yarısını oluşturmaya devam ediyor.
Karbonsuzlaşma sektörler açısından Avrupa Birliği’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (CBAM) düzenleyici yükümlülüklere uyum sağlamaktan ziyade bir rekabetçilik meselesi olarak öne çıkıyor. Bu durum, özellikle Türkiye ihracatının yaklaşık yüzde 43’ünü oluşturan Avrupa Birliği pazarına satış yapan üreticiler için büyük önem taşıyor. Ancak ticari baskı tüm sektörlere ve ürünlere eşit şekilde uygulanmıyor. Avrupa Birliği’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (CBAM), tüm ithalat ürünlerine sabit bir vergi uygulamak yerine, seçilmiş ürünlerin bünyesindeki karbon emisyonlarını fiyatlandırıyor. Bu nedenle mekanizmanın etkisi, belirli üretim süreçleri ve varlıklar üzerinde yoğunlaşıyor.
Öte yandan binalar için 80 ila 200 milyar dolar arasında yatırım ihtiyacı öngörülürken, bu tutarın yaklaşık 120 milyar dolarlık kısmının mevcut yapı stokunun güçlendirilmesi tarafında kullanılması hedeflendiği belirtiliyor. Türkiye’de konutlardaki enerji tüketiminin yaklaşık yüzde 54’ü doğal gazdan karşılanırken, hane halkı tüketiminin yaklaşık yüzde 63’ü ısınma amaçlı gerçekleşiyor. Devam eden kentsel dönüşüm dalgası önemli bir fırsat sunarken, yenilenen binalarda doğal gaz sistemlerinin tercih edilmeye devam etmesi dönüşüm sürecini yavaşlatabilecek önemli bir risk olarak görülüyor.
Karayolu taşımacılığında dönüşümün sağlanabilmesi için 2053 yılına kadar 35 ila 50 milyar dolar arasında yatırım yapılması gerektiği tahmin ediliyor. Tam elektrikli otomobiller, 2026 yılının ilk yarısında yeni otomobil tescillerinin yüzde 17,8’ini oluşturmasına rağmen, toplam araç parkı içindeki payları hâlâ yalnızca yüzde 2,5 seviyesinde bulunuyor. Araç parkının zaman içinde yenilenmesiyle bu farkın doğal olarak kapanması bekleniyor. Ancak bu dönüşümün hızı, teknolojinin erişilebilirliğinden çok ekonomik koşullar tarafından belirlenecek. Üstelik ekonomik dinamikler farklı yönlerde etkide bulunuyor. Elektrikli araçların işletme maliyetleri bugün itibarıyla içten yanmalı motorlu araçlara kıyasla önemli ölçüde avantaj sağlarken, bu avantaj kamuya açık şarj altyapısına bağımlı kalındığında belirgin şekilde azalıyor.
Şebeke bağlantıları ve enerji depolama kapasitesi, daha fazla yenilenebilir enerjinin sisteme entegrasyonunda temel darboğazlar olarak öne çıkıyor. Rüzgar ve güneş projeleri için yaklaşık 33 GW’lık batarya kapasitesi tahsis edilmiş olmasına rağmen, 2025 itibarıyla kurulu batarya kapasitesinin yalnızca yaklaşık 50 MW olduğu tahmin ediliyor. Ayrıca mevcut proje portföyünün büyük bölümü yaklaşık bir saatlik depolama kapasitesine sahip olup gün içindeki enerji kaydırma ihtiyacını karşılamada sınırlı kalıyor. Rapor 2025 yılında devreye alınan 6,8 GW’lık rüzgar ve güneş kapasitesi de 2035 hedeflerine ulaşmak için gereken yıllık 8-9 GW seviyesinin altında kaldığını ortaya koyuyor.
500 Milyar Dolarlık Dönüşümün Başarısını Finansmana erişim Belirleyecek
Rapora göre Türkiye’nin 2053 net sıfır hedeflerine ulaşabilmesi için 500 milyar doların üzerinde yatırım sermayesine ihtiyaç duyuluyor. Bu yatırımın 210-270 milyar dolarlık bölümü enerji sektörüne yönelik olurken, geri kalan kısmı sanayi, ulaşım, binalar ve tarım sektörlerine yönlendirilecek.
Ancak dönüşümün önündeki en büyük engelin teknoloji değil finanse edilebilirlik olduğu vurgulanıyor. Güneş enerjisi, rüzgâr, enerji depolama sistemleri, ısı pompaları ve elektrikli araçlar gibi temel teknolojiler artık ticari olgunluğa ulaşmış durumda. Buna rağmen projelerin hayata geçebilmesi için uzun vadeli finansman mekanizmalarına ihtiyaç duyuluyor.
Bain & Company İstanbul Ofisi Finansal Hizmetler Ortağı Onur Kayahan, dönüşümün finanse edilebilirliği hakkındaki değerlendirmesinde şu ifadelere yer verdi: “Türkiye’nin 2053 yılına kadar 500 milyar doların üzerinde dönüşüm yatırımına ihtiyacı bulunuyor. Ancak finanse edilmesi en zor alanlar enerji üretiminin dışında yer alıyor: binalar, sanayi, karayolu taşımacılığı ve tarım. Bu alanlarda belirleyici unsur sermayenin varlığı kadar projelerin finanse edilebilir olması da önem taşıyor ve bu alanlarda sürdürülebilir finansman uzmanlığı. Geri dönüş süreleri uzun ve ekipmanların önemli bölümü döviz cinsinden fiyatlanıyor. Kredinin sınırlı olduğu mevcut dönemde bu kapasiteyi geliştiremenin yolunu bulan bankalar, koşullar iyileştiğinde oluşacak yatırım havuzunun liderleri olacaktır.”
Rapora göre liderlerin, dönüşümün her alanı için bilinçli bir yaklaşım benimsemesi gerekiyor. Buna göre, hangi alanlarda dönüşüme yön vereceklerine, hangi alanlarda gelişmeleri izleyeceklerine ve mevcut kısıtların öngörülebilir gelecekte hafiflemesinin beklenmediği durumlarda ise nerelerde bilinçli olarak geri çekileceklerine karar vermeleri önem taşıyor.
BTK verilerine göre elektronik imza sertifikalarında yıllık yüzde 12,6 artış
Türkiye’de Elektronik İmza Sertifikası Sayısı 11,5 Milyonu Aştı
Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun (BTK) 2026 yılı ikinci çeyrek verilerine göre Türkiye’de oluşturulan nitelikli elektronik sertifika sayısı, geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 12,6 artarak 11 milyon 531 bin 159’a ulaştı. Türkiye’nin ilk elektronik sertifika ve mobil imza hizmet sağlayıcısı E-GÜVEN, elektronik imza alanındaki gelişimin daha hızlı ve sürdürülebilir olması için; kullanım alanlarının genişlemesi, çözümlerin iş süreçleriyle bütünleşmesi ve kullanıcı deneyiminin iyileştirilmesi konularına dikkat çekti.
BTK’nın yayımladığı Türkiye Elektronik Haberleşme Sektörü 2026 Yılı İkinci Çeyrek Pazar Verileri Raporu, elektronik imza alanındaki gelişimi ortaya koydu. Rapora göre Haziran 2026 sonu itibarıyla Türkiye’de oluşturulan toplam nitelikli elektronik sertifika sayısı 11 milyon 531 bin 159’a ulaştı. Bu sayı, 2025 yılının aynı dönemine göre yüzde 12,6, 2026 yılının ilk çeyreğine göre ise yüzde 2,8 artış gösterdi. Toplam sertifikaların 10 milyon 200 bin 646’sını güvenli elektronik imza, 1 milyon 330 bin 513’ünü ise mobil güvenli elektronik imza oluşturmak için kullanılan sertifikalar oluşturdu.
Elektronik imza iş süreçlerinin bir parçası haline geliyor
Elektronik imza, kurumların dijital ortamda yürüttüğü belge ve onay süreçlerinde kullanılan çözümler arasında yer alıyor. Sözleşmelerin imzalanması, kurum içi onayların tamamlanması ve belgelerin elektronik ortamda yönetilmesi gibi farklı kullanım alanları, elektronik imzanın iş süreçlerindeki rolünü ortaya koyuyor. Dijitalleşmeyle birlikte kurumların ihtiyaçları çeşitlenirken elektronik imzanın mevcut iş akışlarına uyum sağlaması ve farklı sistemlerle entegre çalışabilmesi önem kazanıyor.
E-GÜVEN’e göre; elektronik imza alanındaki gelişimin bir sonraki aşamasında, çözümlerin kurumların günlük operasyonlarına daha kolay dahil edilmesi ve farklı iş ihtiyaçlarına yanıt verebilmesi öne çıkacak. İnsan kaynakları, finans, satın alma ve idari operasyonlar gibi farklı birimlerde kullanılan kurumsal uygulamalarla entegrasyon, belge ve onay süreçleri daha bütüncül yönetilecek. Kullanıcı deneyimini gözeten ve kurumların mevcut teknolojik altyapılarıyla uyumlu çözümler de elektronik imzanın daha geniş kullanım alanlarına ulaşmasına katkı sağlayacak.
Mobil elektronik imza erişilebilirliği destekliyor
BTK verilerine göre Haziran 2026 sonu itibarıyla mobil güvenli elektronik imza oluşturmak için kullanılan nitelikli elektronik sertifika sayısı ise 1 milyon 330 bin 513’e ulaştı. Bu sayı, toplam nitelikli elektronik sertifikaların yaklaşık yüzde 11,5’ini oluşturuyor.
Raporu değerlendiren ve kolay kullanımının önemine dikkat çeken E-GÜVEN konuya dair şu açıklamada bulundu: “Mobil elektronik imza, uygun mobil imza altyapıları üzerinden güvenli elektronik imza oluşturulmasına olanak tanıyor. Farklı lokasyonlarda çalışan ekipler, saha operasyonları ve fiziksel ortamdan bağımsız yürütülen onay süreçleri, mobil imzanın değerlendirilebileceği kullanım alanları arasında yer alıyor. Mobil imzanın yaygınlaşmasında teknolojik olanakların yanı sıra kullanıcıların bu çözümlere erişiminin ve günlük iş süreçlerinde kolaylıkla kullanabilmesinin de önem taşıyor.”
Elektronik imzada büyümenin sürdürülebilirliği kullanım alanlarının genişlemesine bağlı
Elektronik imza sektöründeki gelişimin yalnızca oluşturulan sertifika sayılarıyla değil, bu çözümlerin farklı sektörlerde ve iş süreçlerinde ne ölçüde kullanıldığıyla birlikte değerlendirilmesi önem taşıyor. E-GÜVEN’e göre kullanım alanlarının çeşitlenmesi, kurumsal sistemlerle entegrasyonun kolaylaştırılması ve kullanıcı ihtiyaçlarına uygun çözümlerin geliştirilmesi, elektronik imzanın dijital iş süreçlerindeki rolünü güçlendirecek başlıklar arasında bulunuyor. Bu çerçevede elektronik imzanın kurumların farklı operasyonlarına uyum sağlaması ve günlük iş akışlarının doğal bir parçası haline gelmesi, sektördeki gelişimin önümüzdeki dönemdeki önemli aşamalarından biri olarak öne çıkacak.
Türkiye’de her 10 tüketiciden 8’i yapay zekâ asistanı sunan uygulamaları daha sık kullanacağını söylüyor
Araştırma şirketi DORinsight’ın yaptığı ankete göre katılımcıların %80’inden fazlası, iyi bir yapay zekâ asistanı sunulması durumunda mevcut uygulamaları daha sık kullanacağını, %84’ü ise önümüzdeki altı ayda yapay zekâ kullanımını artırmayı planladığını belirtiyor. İşte araştırmadan çıkan çarpıcı sonuçlar.
DORinsight’ın gerçekleştirdiği yeni bir araştırmaya göre, Türkiye’deki tüketicilerin %80’inden fazlası, düzenli kullandıkları bir uygulamayı iyi bir yapay zekâ asistanı sunması durumunda daha sık kullanacağını belirtiyor. Telekomünikasyon sektöründe tüketicilerin %62’si yapay zekâ asistanlarını mevcut uygulamalara ve hizmetlere yararlı bir katkı olarak görüyor; alışveriş, seyahat ve finansal hizmetlerde de benzer düzeyde ilgi söz konusu.
Araştırmanın bulguları, doğrudan tüketicilere hizmet sunan işletmelerin, bağımsız yapay zekâ platformlarının yanı sıra insanların hâlihazırda kullandığı hizmetlere de faydalı yapay zekâ özellikleri eklemesi için bir fırsat olduğunu gösteriyor. Bu dönüşümün üç temel faktör tarafından şekillendirilmesi bekleniyor: günlük kullanılan hizmetlere entegrasyon, yerel pazara uyarlanma ve reklamcılıkta açık bir değer alışverişi.
Yapay zekâda marka bilinirliği hâlâ birkaç lider marka etrafında yoğunlaşıyor. Tüketicilerin aklına ilk gelen markalar arasında ChatGPT ve Gemini başı çekerken Grok, Claude, Yandex AI ve DeepSeek gibi markalar onları takip ediyor. Ancak bu gruptaki hiçbir marka henüz üçüncü sıradaki yerini kalıcı olarak sağlamlaştırabilmiş değil.
Araştırma, Temmuz 2026’da 1.015 kişinin katılımıyla gerçekleştirildi.
Yapay zekâ asistanları, tüketiciler için yeni bir arayüz olabilir
Bu fırsatın temelinde, hâlihazırda oldukça yaygın olan yapay zekâ kullanımı bulunuyor. Araştırmaya katılanların yarısından azı başlangıçta kendisini yapay zekâ kullanıcısı olarak tanımlamadığını belirtse de yaklaşık üçte ikisi en az bir yapay zekâ hizmeti kullandığını söylüyor. Üstelik kullanımın daha da artması bekleniyor. Katılımcıların %84’ü önümüzdeki altı ayda yapay zekâyı daha sık kullanmayı planladığını ifade ediyor.
Yapay zekâ asistanlarına talep, tüketicilerin pratik işler için düzenli kullandığı hizmetlerde özellikle belirginleşiyor.
Katılımcıların %80’i, ürün veya hizmet araştırırken yapay zekâ kullanabileceğini söylerken, %39’u doğrudan yapay zekâ üzerinden alışveriş yapmaya açık olduğunu belirtiyor. Yapay zekâyı alışverişle ilgili amaçlarla kullanan tüketicilerin %42,5’i, yapay zekânın önerisi üzerine en az bir kez satın alma yapmış durumda. %18,4’ü ise bu şekilde ara sıra veya daha sık alışveriş yaptığını söylüyor.
Tüketicilerin yapay zekâ destekli alışverişten beklediği faydalar oldukça pratik. Katılımcıların %57’si yapay zekânın daha uygun fiyatları bulmasına, %47’si kupon ve indirimleri tespit etmesine, %46’sı sahte yorumları ayıklamasına, %43’ü ise ürünleri daha hızlı karşılaştırmasına yardımcı olmasını bekliyor.
Katılımcılar yapay zekâ desteğiyle alışveriş yapmaya en fazla giyim ve ayakkabı, yemek siparişi ve market alışverişinde sıcak bakıyor. Bunları seyahat, elektronik ürünler ile telekom paketleri ve ek hizmetler takip ediyor.
Telekom sektörü de önemli bir potansiyel taşıyor. Katılımcıların %62’si bu kategoride bir yapay zekâ asistanının faydalı olacağını belirtirken, uygulama kullanımına ilişkin soruları yanıtlayanların %38’i önceki ay bir telekom operatörünün veya internet sağlayıcısının uygulamasını kullandığını belirtiyor.
Kullanıcıların yaklaşık %70’i böyle bir asistanı doğrudan operatörün uygulamasında ya da mevcut bir yapay zekâ platformuyla entegre çalışan hibrit bir modelde kullanmayı tercih ediyor. %49’u ise yapay zekânın mevcut hizmet paketlerine dâhil edilmesine daha fazla ilgi gösteriyor. Bu durum, telekom operatörlerinin yapay zekâ hizmetleri için güçlü birer dağıtım ortağı olabileceğini gösteriyor.
Katılımcılar en çok faturaları anlamak, olağandışı ücretleri fark etmek ve tarife ya da paketleri karşılaştırmak gibi nispeten basit kullanım alanlarına ilgi duyuyor.
Sonuçlar bir arada değerlendirildiğinde, yapay zekânın bu tür kararları kolaylaştırabileceği ve son onayı kullanıcıya bırakarak sonraki adımlarda destek sağlayabileceği görülüyor. Bu durumun, kullanıcıların operatörlerin dijital kanallarıyla etkileşimini de etkileyebileceği değerlendiriliyor.
Yerele uyarlama, sunulan değerin önemli bir parçası
Tüketiciler, Türkiye pazarına uyarlanmış yapay zekâ hizmetlerine de güçlü bir talep gösteriyor.
Katılımcıların %89’u Türkçe müşteri desteğinin yanı sıra Türkiye’ye özel fiyat ve kampanya bilgilerine erişimi önemli buluyor. %88’i ise Türkçenin doğal ve doğru biçimde anlaşılmasına önem veriyor.
İlgi yalnızca dille de sınırlı kalmıyor. Katılımcıların %65,6 ile yaklaşık üçte ikisi yerel yapay zekâ hizmetlerini daha sık kullanmayı planladığını belirtirken, %44,6’sı yerel özellikler için ödeme yapmaya istekli olduğunu söylüyor.
Sonuçlar, yerelleştirmenin yalnızca dili anlamaktan ibaret olmadığını, tüketicilerin yerel pazarda karşılaştığı hizmetleri, fiyatları, regülasyonları ve günlük yaşam koşullarını da doğru anlamayı gerektirdiğini gösteriyor.
Tüketiciler, ne elde edecekleri net olan reklamlara daha açık
Araştırma, tüketicilerin yapay zekâ hizmetlerinde reklam veya ticari içerik bulunmasına kesin olarak karşı olmadığını da gösteriyor. Bu tür içeriklere ne ölçüde açık oldukları ise büyük ölçüde karşılığında ne elde ettiklerine bağlı.
Tüketicilerin reklamlara daha açık yaklaşmasını sağlayan en güçlü unsur ücretsiz erişim. Katılımcıların %45’i, yapay zekâ hizmetlerine ücretsiz erişim sunulması durumunda reklamlara daha olumlu yaklaşacağını belirtiyor. Bunu %35 ile kupon ve indirimler, %33 ile daha düşük fiyatlar takip ediyor.
Elde edilen fayda daha az somut olduğunda reklamlara yönelik kabul belirgin biçimde azalıyor. Katılımcıların %22’si daha alakalı önerileri, %20’si yeni ürünleri keşfetmeyi, yine %20’si kişiselleştirilmiş teklifleri ve %18’i yerel kampanyaları anlamlı bir fayda olarak görüyor.
Şeffaflık da önemli bir unsur olarak görülüyor. Bir yapay zekâ önerisinin sponsorlu olduğu açıkça belirtilirse, katılımcıların %47’si bu öneriyi dikkate alma olasılığının değişmeyeceğini veya artacağını belirtiyor.
Anket, tüketicilerin önemli bir bölümünün özelliklere ücretsiz erişim karşılığında reklamlara, karşılıklı faydaya dayalı bir yaklaşım çerçevesinde olumlu baktığını gösteriyor. Sonuçlar, sponsorlu içeriklerin açıkça belirtilmesi ve kullanıcıların karşılığında somut bir fayda elde etmesi hâlinde, reklamların tüketicilerin yapay zekâ hizmetlerine yönelik kabulünü azaltmadan bu hizmetleri destekleyebileceği yeni bir modelin ortaya çıktığına işaret ediyor.
“Türkiye’de Yapay Zekâ Kullanımı, Beklentiler ve Yeni Nesil Asistan Fırsatları” araştırması, DORinsight tarafından Temmuz 2026’da Türkiye genelinde 1.015 kişinin katılımıyla gerçekleştirildi. Araştırmada yapay zekânın nasıl ve ne sıklıkla kullanıldığı, tüketicilerin bu teknolojiden beklentileri, alışveriş ve telekomünikasyon alanındaki kullanım biçimleri, yerel yapay zekâ çözümlerine bakış, reklamlara yönelik tutumlar ve yapay zekâ hizmetleri için ödeme yapma isteği incelendi.
Tüketicilerin Yüzde 78’i Hızdan Ödün Vermeden Müşteri Temsilcisinden Destek Almak İstiyor
E-ticarette otomatik yanıtın yetmediği bir müşteri talebinde, temsilciye ulaşmaktan işin sonuçlanmasına kadar bütün sürecin yönetilmesi gerekiyor. fzlPLUS, yapay zeka destekli çok kanallı iletişim altyapısını operasyonel süreç yönetimiyle birleştirerek önceki görüşmeleri temsilciye aktarıyor, taleplerin ilgili ekiplere ulaşmasını ve sonuçlanana kadar takip edilmesini sağlıyor.
Müşteri Deneyimi Yönetimi ve Teknolojileri Derneği’nin (MDYD) Deloitte ve PRAGMA iş birliğiyle Eylül-Ekim 2025’te Türkiye’de yürüttüğü araştırma, tüketicilerin hızlı dijital destek ile insan desteğine ilişkin beklentilerini ortaya koyuyor. Çalışmaya katılan 1.000 tüketicinin yüzde 63’ü, bir temsilciyle görüşmeden hızlı yanıt alabilmek için yapay zeka tabanlı sanal asistan kullanmak istediğini belirtiyor. Müşteri temsilcisinin talebe dijital destek araçlarıyla aynı hız ve doğrulukta yanıt verebildiği durumlarda ise katılımcıların yüzde 78’i bir müşteri temsilcisinden canlı destek almayı tercih ediyor.¹
E-ticarette doğru desteğin türü, müşterinin neyi öğrenmek veya çözmek istediğine göre değişebiliyor. Siparişinin kargoya verilip verilmediğini soran bir müşteri, otomatik yanıtla aradığı bilgiye beklemeden ulaşabilirken; teslim edildiği görünen siparişi eline ulaşmadığında ise yaşadığı sorunu anlayan bir temsilcinin kayıtları incelemesi ve konuyu araştırması gerekebilir.
Müşteri talebi ilk temastan çözüme kadar yönetilmeli
Otomatik yanıtların ve sohbet robotlarının yetersiz kaldığı durumda müşteri, talebini inceleyebilecek bir temsilciye kolayca ulaşabilmeli. Temsilcinin de önceki etkileşimleri, verilen yanıtları ve bekleyen işi görebilmesi gerekiyor. Bu bilgiler aktarılmadığında müşteri sorununu baştan anlatıyor; temsilci de daha önce paylaşılmış bilgileri yeniden toplamakla zaman geçiriyor. Teslimatla ilgili inceleme başka bir ekibin sorumluluğundaysa, görüşmenin ardından talebin o ekibe ulaşması ve müşteriye dönüşün de takip edilmesi gerekiyor. Temsilcinin konuşmayı tamamlamasıyla müşterinin sorununun çözülmesi, süreçte iki ayrı aşama olabiliyor.
fzlPLUS müşteri temaslarını talep takibiyle birleştiriyor
Müşteri deneyimi ve operasyonel süreç yönetimi alanında hizmet veren fzlPLUS, geliştirdiği yapay zeka destekli çok kanallı deneyim orkestrasyonu altyapısıyla telefon, mesajlaşma ve diğer dijital kanallardaki temasları bir araya getiriyor. Bir görüşme temsilciye devredildiğinde önceki etkileşimlerin detayları ve açık kalan talebe ilişkin bilgiler de aktarılıyor. Yapay zeka, talebin konusunu belirlemeye ve görüşmeleri analiz edip özetlemeye yardımcı oluyor. Böylece temsilci, müşterinin daha önce ne anlattığını ve hangi işlemlerin yapıldığını birlikte değerlendirebiliyor.
Bu çalışma modelinde, görüşmenin ardından yapılacak iş de takip ediliyor. Talepler konularına göre ayrılıyor; hangi ekibin ele alacağı, gerektiğinde kime iletileceği ve çözüm için hedeflenen süreler belirleniyor. Böylece görüşmede öğrenilen ihtiyaç, sorumlusu ve takip adımları belli bir iş sürecine dönüşüyor.
fzlPLUS Genel Müdürü Hüseyin Yerçok, müşteri taleplerinin sonuçlandırılması için teknoloji kullanımıyla operasyonun birlikte planlanması gerektiğini belirterek şunları söylüyor: “E-ticarette siparişiyle ilgili sorun yaşayan bir müşterinin, çözüm için şirket içindeki iş bölümüne hâkim olmasını bekleyemeyiz. Talebi hangi ekibin inceleyeceğini, müşteriye kimin ve ne zaman dönüş yapacağını hizmeti planlarken belirlememiz gerekiyor. fzlPLUS’ta teknolojiyi, temsilcinin müşteri yolculuğuna hâkim olabilmesi ve güncel bilgiyle destek sunabilmesi için kullanıyoruz. Operasyonu da görüşmede verilen sözün ilgili ekipler tarafından yerine getirileceği şekilde kuruyoruz. Müşteri, markayla her temasında talebinin sahiplenildiğinden ve sonuçlanana kadar takip edileceğinden emin olabilmeli.”
Midea’dan 10 Yıl Garantili Enerji Yönetim Sistemleri
Midea Group bünyesindeki Hiconics tarafından üretilen Midea markalı enerji yönetim sistemleri, inverter ve bataryada 10 yıl garantiyle Türkiye’de satışa sunuldu.
Midea enerji yönetim sistemlerini Türkiye pazarına sunuyor. Sanayi yöneticileri, satın alma profesyonelleri ve inşaat firmalarının temsilcilerinin katıldığı özel bir lansmanda tanıtılan sistemler, PowerX1 hibrit inverter serisi ve PowerInfi All-in-One RESS ürün ailesini kapsıyor ve güneş enerjisinden üretilen elektriği depolayıp ihtiyaç anında kullamını mümkün kılıyor.
Fazla enerji artık gelire dönüşebiliyor
Enerji yönetim sistemleri, yenilenebilir kaynaklardan elde edilen elektriğin daha etkin kullanılmasını sağlıyor. Gün içinde üretilen enerjinin depolanıp ihtiyaç duyulan saatlerde kullanılması, enerji tüketiminin daha esnek yönetilmesine yardımcı oluyor. İlgili mevzuatın, bağlantı koşullarının ve gerekli izinlerin sağlandığı projelerde şebekeye enerji verilmesi ve fazla enerjinin ticari olarak değerlendirilmesi de mümkün. Bu yönüyle enerji yönetim sistemleri, yalnızca ihtiyacı karşılayan bir çözüm olmaktan çıkıp kapsamlı bir enerji yönetimi yaklaşımının parçası haline geliyor.
Midea enerji yönetim sistemleri, modüler batarya tasarımı sayesinde kapasite ihtiyaca göre yapılandırılabiliyor ve sonradan genişletilebiliyor. Kullanıcılar enerji akışını dijital uygulamalar üzerinden izleyebiliyor. Uygun yapılandırmalarda şebeke ile şebeke dışı çalışma arasında en fazla 10 milisaniyede geçiş yapan sistemler, zamana bağlı tarife (TOU) ve sanal santral (VPP) uygulamalarını da destekliyor. Midea enerji yönetim sistemlerinin Türkiye’deki satış ve pazarlama çalışmaları Sora Mekanik iş birliğiyle yürütülecek.
Aydın Kuzaltı: “Yeşil enerjiye geçiş stratejik bir yatırım”
Midea Türkiye CEO’su Aydın Kuzaltı şunları söyledi: “Yeşil enerjiye geçiş, geleceğe yapılan stratejik bir yatırım. Bu dönüşüm yalnızca çevresel sürdürülebilirlik için değil, enerji maliyetlerinin etkin yönetimi için de büyük önem taşıyor. Enerji yönetim sistemleri, üretilen enerjinin ihtiyaç anında kullanılmasını sağlayarak dönüşümün kilit parçalarından biri haline geliyor. Midea olarak global teknoloji birikimimizi ve inovasyon yetkinliğimizi Türkiye pazarına taşıyoruz. Enerji yönetim teknolojilerini iklimlendirme çözümlerimizle birlikte ele alarak konutlardan ticari uygulamalara uzanan bütünleşik bir enerji ekosistemi oluşturmayı hedefliyoruz.”
Finn Zhou: “Türkiye’nin potansiyeline güveniyoruz”
Midea Europe Hiconics Satış ve İş Geliştirme Direktörü Finn Zhou ise ürünlerin Türkiye’de satışa sunulması hakkında şöyle konuştu: “Türkiye, yenilenebilir enerji ve enerji depolama alanında önemli bir potansiyele sahip ve bu pazara uzun vadeli bakıyoruz. İnverter ve bataryada sunduğumuz 10 yıl garanti, ürünlerimize duyduğumuz güvenin en somut göstergesi. Midea’nın global gücünü Hiconics’in uzmanlığıyla birleştirerek müşterilerimize güvenilir ve akıllı çözümler sunmayı hedefliyoruz.”
Şirketlerde küçülme riski: Fon krizi işsizliği tetikleyebilir
Ebru Akyüz: “İşverenin ayakta kalamadığı bir ekonomide sürdürülebilir istihdamdan söz edemeyiz”
Allservice Yönetim Kurulu Başkanı ,İnsan Kaynakları Uzmanı Ebru Akyüz, fon krizinin yalnızca yatırımcıları değil, üretim yapan şirketleri ve çalışanları da etkileyebileceğini belirterek işsizlikte artış riskinin yüksek olduğuna dikkat çekti. Ekonomik belirsizliklerin şirketleri yeni personel alımlarını durdurmaya ve küçülmeye yöneltebileceğini kaydeden Akyüz, işletmelerin önceliğinin artık büyümekten çok mevcut faaliyetlerini ve istihdamını korumak olduğunu vurguladı.
Fon krizi istihdamı tehdit ediyor
Fon krizinin ekonomik etkilerini değerlendiren Allservice Yönetim Kurulu Başkanı Ebru Akyüz, “131 yatırım fonunun tasfiye sürecine alınması, yüz binlerce yatırımcıyı ilgilendiren bir gelişme. Burada gözden kaçırılmaması gereken nokta, bu fonlarda yalnızca bireysel tasarruf sahiplerinin değil, iş dünyasından yatırımcıların ve şirketlerin de bulunabilmesi” dedi.
Akyüz, “Bu yatırımların içerisinde istihdam yaratan, üretim yapan, binlerce insanın geçimini sağladığı şirketlerin kaynakları da söz konusu olabilir. Dolayısıyla yaşanan kayıpları sadece finansal bir zarar olarak değerlendiremeyiz” ifadelerini kullandı.
Şirketlerin yatırım kararlarının da krizden etkilenebileceğini belirten Akyüz, “Bir iş insanının veya şirketin yatırım kaynaklarında ciddi bir kayıp yaşaması, yeni yatırımlarını ertelemesine, büyüme hedeflerini küçültmesine ve mevcut faaliyetlerini yeniden değerlendirmesine neden olabilir. Bunun yanında soruşturma, denetim, mal varlığına yönelik tedbirler veya faaliyet kısıtlamalarıyla karşı karşıya kalan şirketlerde ekonomik belirsizlik daha da artabilir” diye konuştu.
Finansal güven kaybının sonuçlarına dikkat çeken Akyüz, “Benim üzerinde durduğum asıl mesele şu: “Bir finansal krizin maliyetini yalnızca yatırımcılar üzerinden hesaplayamayız. Çünkü kaybedilen her yatırım imkânının arkasında kurulamayacak bir işletme, ertelenebilecek bir proje ve yaratılamayacak istihdam da olabilir” değerlendirmesinde bulundu.
İşsizlikte artış
Piyasalardaki daralma ve işsizlik beklentilerine ilişkin Akyüz, “Piyasalardaki mevcut daralma ve ekonomik belirsizlik dikkate alındığında, önümüzdeki dönemde işsizlikte artış yaşanması riskini oldukça yüksek görüyorum. Üstelik burada yalnızca fon krizinin yarattığı etkiden değil, zaten bir süredir devam eden ekonomik yavaşlamanın üzerine eklenen yeni bir güven kaybından söz ediyoruz” ifadelerini kullandı.
İnşaat, tekstil ve sanayi sektörlerindeki baskılara değinen Akyüz, “Bugün inşaat, tekstil ve sanayinin çeşitli alanlarında ciddi maliyet ve talep baskılarıyla karşı karşıyayız. Bu sektörlerdeki yavaşlama yalnızca üretim yapan işletmeleri değil, onlara hizmet sağlayan şirketleri ve bu şirketlerin çalışanlarını da etkiliyor” dedi.
Atıl işgücü yüzde 31,2
İşgücü piyasasındaki gelişmelere dikkat çeken Akyüz, “TÜİK’in Eylül 2026 verilerine baktığımızda işsizlik oranının yüzde 8,4’e yükseldiğini, işsiz sayısının bir önceki aya göre 198 bin kişi arttığını görüyoruz. Daha da önemlisi, atıl işgücü oranı yüzde 31,2 seviyesinde. Bu bize işgücü piyasasındaki sorunun yalnızca resmî işsizlik oranından ibaret olmadığını gösteriyor” diye konuştu.
Akyüz, “Ekim ayında ekonomik güven endeksinin yüzde 3,9 gerileyerek 97,3’e düşmesi de ekonomik beklentilerdeki zayıflamaya işaret ediyor” ifadelerini kullandı.
Şirketler küçülmeye yönelebilir
Ekonomik belirsizliklerin istihdam politikalarını nasıl etkilediğini anlatan Akyüz, şunları söyledi:
“Bir işveren olarak şunu çok iyi biliyorum: Şirketler ekonomik belirsizlik dönemlerinde öncelikle yeni personel alımlarını durdurur, ardından giderlerini azaltmaya ve organizasyonlarını küçültmeye yönelir. Bu süreç uzadığında ise işten çıkarmalar kaçınılmaz bir seçenek haline gelebilir.”
Akyüz, “Benim asıl endişem, işsizliğin artmasından da önce yeni istihdam yaratma kapasitemizin zayıflamasıdır. Çünkü bir ülkenin ekonomik gücü yalnızca mevcut çalışanlarını koruyabilmesiyle değil, iş hayatına katılmak isteyen gençlerine yeni fırsatlar sunabilmesiyle de ölçülür” diye konuştu.
İşverenler maliyet baskısı altında
İşverenlerin yaşadığı ekonomik sorunlara dikkat çeken Akyüz, “Bugün birçok işletme yüksek faiz yükü, artan işçilik ve işletme maliyetleri, finansmana erişimde yaşanan güçlükler ve daralan pazar koşullarıyla mücadele ediyor. Bazı şirketler faaliyetlerini küçültmek, yatırımlarını ertelemek, bazıları ise konkordato yoluyla mali yapılarını yeniden düzenlemeye çalışmak zorunda kalıyor” ifadelerini kullandı.
Akyüz, “Asgari ücret artışları, emeklilik düzenlemeleri ve işveren üzerindeki diğer yükümlülüklerin de işletmelerin maliyet yapısına etkileri var. Burada çalışanların daha iyi ücret almasına veya emeklilik haklarına karşı bir yaklaşım içerisinde değilim. Ancak alınan ekonomik ve sosyal kararların işletmelerin sürdürülebilirliği üzerindeki sonuçlarının da birlikte değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum” dedi.
Genç çalışanlar risk altında
Risk altındaki çalışan gruplarına ilişkin konuşan Akyüz, “Çalışan grupları açısından baktığımızda ise özellikle yeni iş hayatına katılacak gençlerin, deneyimi sınırlı çalışanların, dönemsel ve proje bazlı istihdam edilenlerin daha fazla risk altında kalabileceğini düşünüyorum. Ancak şirketlerin küçülmesi durumunda bu risk yalnızca belirli çalışan gruplarıyla sınırlı kalmaz” ifadelerini kullandı.
Çalışanların ve işverenlerin ekonomik koşullarının birbirinden ayrı değerlendirilemeyeceğini vurgulayan Akyüz, “Çalışanın geçim güvencesiyle işverenin ekonomik sürdürülebilirliğini birbirinden ayrı değerlendiremeyiz. Bunlar birbirinin karşıtı değil, birbirini tamamlayan iki temel unsurdur” diye konuştu.
Öncelik ayakta kalmak
İş dünyasındaki gözlemlerini paylaşan Akyüz, “Yıllardır farklı sektörlerde faaliyet gösteren, ülkemizin önde gelen şirketleriyle iş ortaklıkları yürüten bir iş insanı olarak gözlemim şu: Bugün birçok işletmenin önceliği artık büyümek veya yeni yatırımlar yapmak değil, mevcut faaliyetlerini ve istihdamını koruyabilmek” dedi.
Akyüz, “Yüksek finansman maliyetleri, tahsilat güçlükleri, vergi ve SGK yükümlülükleri birçok işletmenin sürdürülebilirliğini ciddi anlamda zorluyor. Konkordato süreçlerindeki artış da iş dünyasında yaşanan finansal sıkışıklığın önemli göstergelerinden biri” ifadelerini kullandı.
Akyüz, “Çünkü işverenin ayakta kalamadığı bir ekonomide sürdürülebilir istihdamdan söz edemeyiz” diyerek sözlerini şöyle tamamladı: “Bugün yalnızca işsizliği değil, yarının istihdamını yaratacak işletmelerin nasıl ayakta kalacağını da konuşmamız gerektiğine inanıyorum.”
Shell Filo Çözümleri’nden Araç Yıkamada Hız ve Kolaylık: Shell Filo Yıkama Kartı
Shell Filo Çözümleri, Shell Filo Yıkama Kartı ile kurumsal müşterilerinin araç yıkama süreçlerini hızlandırıyor ve kolaylaştırıyor. Toplu fatura, sonradan ödeme ve aylık adet bazlı limit belirleme özellikleriyle şirketlere operasyon ve bütçe yönetiminde avantaj sağlıyor.
Shell & Turcas tarafından yenilikçi bir çözüm olarak sunulan Shell Filo Yıkama Kartı, şirketlerin araç yıkama süreçlerini pratik ve etkin bir şekilde yönetmesine olanak sağlıyor. Yıkama işlemi öncesinde ödeme yapma ve fiş alma gibi geleneksel adımları ortadan kaldırıyor.
Kullanıcılar, Beni Shell’de Yıka ağına dahil olan Shell istasyonlarındaki yıkama cihazlarına kartlarını okutarak yıkamayı anında başlatabiliyor. Sürücülerin sonrasında şirkete masraf bildirme adımıyla da uğraşmasına gerek kalmıyor. Böylece uygulama, sürücülere zaman kazandırırken şirketlerin operasyonel süreçlerini de sadeleştiriyor.
Shell Filo Yıkama Kartı’nın öne çıkan özellikleri arasında toplu fatura, sonradan ödeme ve aylık adet bazlı limit belirleme kolaylığı da yer alıyor. Bu özellikler sayesinde filo şirketleri, belirledikleri limitler doğrultusunda araç yıkama kullanımını yönetebiliyor, harcamalarını kolayca takip edebiliyor ve bütçe yönetimini daha etkin şekilde gerçekleştirebiliyor.
Bugüne kadar yakıt ve filo yönetimi alanında sunduğu hizmetlerle müşterilerinin güvenini kazanan Shell & Turcas, Shell Filo Yıkama Kartı ile filoların hızlı ve pratik yönetim hedeflerini desteklemeye devam ediyor.
Shell Filo Çözümleri, filoların çözüm ortağı olmaya devam ediyor!
Shell Filo Çözümleri; 1996 yılında Türkiye’nin ilk Taşıt Tanıma Sistemi’ni kullanıma sunmasının ardından, yakıt tedarikçisi olmanın ötesine geçerek firmaların filo yönetimini uçtan uca yönetebilecekleri çözümler sunmaya devam ediyor.
Şirket araçlarına özel araç takip sistemi Shell FiloPlatform, sektörde bir ilk olan ve Shell ile PTT iş birliğiyle hayata geçirilen Shell Kurumsal HGS ve AdBlue, elektrikli araçlar için Shell Recharge, Avrupa’da yakıt ve yol hizmetlerinde geçerli Shell Card ürünleriyle filoların çözüm ortağı oluyor.
Firmalar aynı zamanda Shell Select marketlerdeki deli2go ve diğer ürünlere Shell kalitesiyle ulaşıyor, temassız tuvaletlerde ihtiyaçlarını hijyen içinde karşılayabiliyor ve araç bakım hizmetlerinden hızlıca faydalanabiliyor.
Shell, Türkiye’nin ilk Taşıt Tanıma Sistemi ve entegre filo çözümleriyle filolar için de hep ileride!
📢 Haberle İlgili Bildirim & Paylaşım
Haberi WhatsApp'ta paylaşabilir, düzeltme bildirebilir, ihbar gönderebilir veya yeni haber paylaşabilirsiniz.






